Tarihçe

İÇEM, işitme engelli çocukların eğitiminde, sözlü iletişim becerilerinin gelişimini destekleyen bir eğitim modeli oluşturmak amacıyla başlayan bir projenin ürünü olarak Anadolu Üniversitesi bünyesinde 1979 yılında kurulmuştur. Proje; işitme kayıplı çocukların işitsel-sözel yaklaşım temelinde eğitimi için eleman yetiştirilmesi, işitme kaybının erken tanılanması, tanılamanın hemen ardından işitme cihazları ile cihazlandırılması, erken eğitime başlanması, işitme kayıplı çocuğa sahip ailelere eğitim verilmesi uygulamalarıyla hayata geçirilmiştir.

   

Prof. Dr. Yılmaz Büyükerşen’in önderliğinde British Council aracılığıyla yapılan İÇEM projesi, 1987 yılında Bristish Council’ın dünyada desteklediği tüm projeler arasında en başarılı proje seçilmiştir. Bu başarı, İngiltere Kraliçesi 2. Elizabeth’in dikkatini çekmiş ve işitme engelliler konusunda uzmanlar kraliçenin emri ile Eskişehir’e gelerek merkez bünyesindeki eğitim çalışmalarına destek vermişlerdir. Profesör Ian G. Taylor ve Morag Clark bu desteği sağlayan isimlerin başında gelmektedir.   

1979 yılında, işitme engelli 5 öğrenci ve 5 eğitimciyle eğitim öğretim uygulamalarına başlanan İÇEM’de zaman içerisinde işitme engellilerin eğitimine yönelik öğretmen yetiştirme programına ihtiyaç duyulmuş, bu ihtiyaçtan yola çıkılarak Anadolu Üniversitesi bünyesinde Özel Eğitim Bölümü kapsamında 1983-1984 öğretim yılında ilk lisans öğrencileri kabul edilmiş ve bu öğrencilerden bir kısmı Türkiye’deki ilk işitme engelliler öğretmenleri olarak 1987 yılında mezun olmuşlardır. 1983 yılından itibaren İşitme Engelliler Öğretmenliği Programı, Özel Eğitim Bölümü içinde faaliyetlerini sürdürmektedir.  

   

İşitme engelli çocukların normal işiten yaşıtları ile birlikte eğitim görmeleri temeline dayanan kaynaştırma uygulamaları, İÇEM’in kuruluşuyla birlikte gündeme gelmiş, 1980 yılında Milli Eğitim Bakanlığı ile imzalanan protokol çerçevesinde Anadolu Üniversitesi kampüsü içine İÇEM binasının yanına Mustafa Kemal İlkokulu açılmıştır. 1986 yılından itibaren ilkokul ve ortaokul düzeylerinde kaynaştırma uygulamaları Mustafa Kemal İlkokulu/Ortaokulu ile yürütülmekte, kaynaştırmaya yerleştirilen işitme engelli öğrencilere her gün düzenli olarak İÇEM’de çalışan işitme engelliler öğretmenleri tarafından destek özel eğitim hizmetleri sunulmaktadır.

İÇEM’in kuruluş hikayesini Prof. Dr. Yılmaz Büyükerşen, Cemalettin Taşçı’nın kaleme aldığı Zamanı Durduran Saat isimli söyleşi kitabında şu şekilde anlatmaktadır:

 

“………

İkinci kızımız Burcu 1975 yılında dünyaya geldi. Topaç gibi bir çocuktu. Ablası ilkokul birinci sınıftaydı. Burcu 2 yaşında “Anne, baba, abla, mama” demeye başlamıştı. O tarihte okullarda kızamık salgını vardı. Burcu’yu kızamıktan nasıl koruyacağımızı düşünürken, bir doktor hanım, kızamık aşısının çıktığını, Burcu’nun bununla korunabileceğini söyledi ve bu aşıyı yaptırdık. Ancak, ertesi gün şiddetli bir kızamık döküntüsüyle karşı karşıya kaldık. Teşhis çocuğun kızamık virüsünü normal olarak aldığı, aşının ise döküntüyü hızlandırdığıydı. 3 yaşına doğru Burcu’nun çağrılarımıza cevap vermediğini fark ettik. Kulak burun boğan mütehassısları kızamık nedeniyle işitme kaybına uğramış olabileceğini söylediler. Hacettepe Tıp Fakültesi’ne de götürüp, odyoloji testi yaptırdık. O tarihte asistan olan Odyolog Erol Belgin ve arkadaşı Soner Bey sinirsel işitme kaybına uğradığı teşhisini koydular. Ancak bas sesleri duyabiliyordu. Dünyalar başımıza yıkıldı. Soner Bey’in de oğlunun böyle bir işite kaybına uğradığını, çözümün özel eğitim olduğunu söylediler. Buna rağmen tatmin olmamıştık. Kesin çözüm olup olmadığını aramak için İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde ve İstanbul’daki ünlü kulak-burun-boğaz mütehassıslarından da aynı cevabı alınca, umudumuzu Avrupa’da aramaya karar verdik. Bu arada ben bulabildiğim bütün tıp kitaplarından işitme ve konuşma konularına ait tüm bilgileri okuyordum. Yaptığımız araştırmada en iyi kulak uzmanlarının İsviçre, Almanya ve Fransa’da olduğunu öğrenerek, Burcu’yu kucakladığımız gibi oralara götürdük.

………

İsviçre’den sonra gittiğimiz Hamburg’da, Prof. Hugo Fisch de o tarihlerde bu soruna eğitimden başka tıbbın yapabileceği bir şey olmadığını söyledi. Aynı tarihlerde bizim renkli televizyon stüdyolarının kuruluşunu üstlenen Stüdyo Hamburg’un yönetim kurulu başkanı Macar asıllı Prof. Gyula Trebisch, Türkiye’de bu çocuklara uygulanacak eğitimi verecek düzeyde okullar olmadığını öğrenince, Almanya’ya yerleşmemizi, orada bana bir iş bulabileceklerini, Burcu’nun da hiç olmazsa konuşup iletişim kurma becerisini kazanabileceğini belirtip “Türkçe yerine bu çocukların kullandığı Almancayı kullanır” dedi. Karmakarışık duygular içerisinde Türkiye’ye döndük. Arkadaşlarım merakla sonucu bekliyorlardı. Onlar da araştırma yapmışlar ve Türkiye’de nüfusun yaklaşık yüzde 25’inin çeşitli nedenlerle, işitme kaybına uğradığı için konuşma iletişimi kuramadığını ve çocuk sayısının da bu oranı koruyarak arttığını söylediler. Bu hesaba göre çoğu çocuk olan 1,5 milyonluk bir nüfus söz konusuydu. Dolayısıyla 1,5 milyon aile de bu sorunla karşı karşıyaydı. Her ne kadar bu konuda Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı bazı okullar varsa da, buralarda, işitme engelli çocuklar için “yasak savma kabilinden” ve çoğu rastgele işaretlerle meramını anlatmalarına yardımcı olan okullardı. Pek çok öğrenciye de bu okullara girebilmek için 10 yaşından sonra sıra geliyordu.

Akademide başkanlık görevimi bırakıp Almanya’ya göçmek fikri giderek ağırlık kazanmaya başlamıştı. Düşüncemi Seyhan’a açtığım zaman bana şöyle dedi: “Senin pozisyonun ve imkanın nedeniyle biz çocuğumuza bir imkan yaratacağız. Ama bu imkana sahip olmayan 1,5 milyona yakın anne ve babanın sorunu ne olacak?” o an için bu soruya verilecek cevabım yoktu.

Profesörler Kurulu’nu toplayarak, fikrimi açıkladım. Başta İnal Cem Aşkun olmak üzere, bana “Eğer ileri ülkelerdeki olduğu gibi, bu alanda çare olabilecek eğitim veren okullar Türkiye’de yoksa, bunu biz başlatabiliriz” fikrini dile getirdiler. Niyet güzeldi, ama biz İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’ydik. Ne eğitim fakültemiz ne de tıp fakültemiz vardı. Kaldı ki, bu iş için yalnız onlar da yeterli değildi. İleri ülkelerdeki eğitim yöntemlerini de uygulayabilecek elemanları nerede bulacaktık? Böyle bir kurumu hangi birim olarak, hangi kürsüye bağlayacaktık? İnal’ın (Cem Aşkun) başkanı olduğu Akademi Çevre Enstitüsü belki bu girişime öncülük edebilirdi.

………

O günlerde Orhan Hoca olayı duyunca, bana telefon ederek “Burcu’nun durumu için sakın isyankar olma. Böyle bir olayın Burcu’nun başına gelmesi, belki de onun sorununa çözüm ararken, Allah, Türkiye’deki binlerce işitme engelli çocuğun sorununu çözüme kavuşturacak bir misyonu size verdi” dedi. Hocanın bu sözü üzerine düşünmeye başladım. Kısa süre sonra kararımı verdim. Çareyi yurtdışında aramayacak, bu konuda bir misyoner olacaktık. İlk iş olarak, Amerika ve Avrupa ülkelerinde bu konuyla uğraşan üniversitelere, bilim adamlarına ve çeşitli eğitim öğretim araştırma merkezlerine, vakıflara mektuplar yazmaya başladık. Buralardan bilgi, metot ve model yardımları istiyorduk. Kısa sürede sandıklar dolusu kitaplar, broşürler gelmeye başladı. Öğretim üyesi arkadaşlarımızdan Doç. Tuğrul Tüfekçioğlu’nun çok iyi İngilizce bilen eşi Umran Tüfekçioğlu’nu Türkiye’de işitme engellilere oral metotla (dudaklar ve dili kullanarak) kulak arkası işitme cihazlarından da yardım alarak, söylenenleri anlamak ve diğer insanlara yakın konuşma iletişimi sağlayacak beceriyi kazandıracak projenin başına getirdik. Üniversitedeki boş bulunan bir lojman dairesinde, yabancı yayınlardaki bilgilerin uygulanması için aralarında Burcu’nun da olduğu şehirdeki beş altı çocukla beraber, uygulama denemelerine başladık. Aynı zamanda kolları sıvayarak bir de İşitme Engelli Çocuklar Eğitim ve Araştırma Vakfı’nı (İÇEM VAKFI) kurduk.

O günlerde İngiltere’de mimarlık doktorası yapan Yavuz Koşaner adında bir öğretim üyesi üniversitemizde görev aldı. Eşi İngiliz’di ve eğitimi işitme engelli çocuklara oral metotla iletişim öğretmekti. Bu bizim için beklemediğimiz bir kazanç oldu. Aynı dönemde, üniversite kampüsünde işitme engelli çocukların okulöncesi eğitimi için gerekli mimariye ve donanıma sahip ayrı bir binanın inşaatını da tamamlayarak, teknik donanımlarını sağladık. İş bununla bitmiyordu. Çocukların ilköğrenim çağına gelince, normal okullarda işiten çocuklarla beraber karma eğitim görmeleri gerekiyordu. Bunu için de Milli Eğitim Bakanlığı’yla bir protokol imzalayarak, kampüs içinde özel bir ilkokul kuruldu.

İşitme engelli öğrenci sayımız da hızla artmaya başladı. Her üç dört çocuk için bir yetişmiş uzman gerekiyordu. Akademiye alınan kadrolarla, yabancı dil bilen ve büyük özveri isteyen bu mesleğin ilk elemanlarını pratik uygulamalara alarak, her geçen gün olumlu sonuçlara ulaştık.

Bu konularda hayli ileri mesafeler almış olan İngiliz Manchester Üniversitesi ve Amerika’da ünlü aktör Spencer Tracy’nin aynı şekilde işitme engelli olan çocuğu adına kurduğu John Tracy Clinic, Graham Bell Vakfı’nın yanı sıra, Rochester Üniversitesi İşitmeyenler Enstitüsü ve Gluded College’la işbirliği bağlantısı kuruldu. O sıralarda, İngiltere kraliçesinin de dikkatini çeken bu girişimimiz, kraliçenin yardım programları çerçevesinde Miss Clark adında İskoçyalı bir bayanı bize uzman olarak görevlendirdi.

   

………

Aldığımız sonuçlar çok sevindirici ve gurur vericiydi. Türkiye’nin her tarafından İÇEM’i duyanlar, ailece Eskişehir’e yerleşip çocuklarının eğitimini talep ediyorlardı. Eğitim merkezinin ünü giderek yurt dışında da yayılıyordu. Yetiştirdiğimiz uzmanları uluslararası kongre ve konferanslara yolluyorduk. Hepsi yeni bilgilerle dönüp, “yeni programlar” başlatıyorlardı. Fakat yoğun talep karşısında her çocuğu İÇEM’e alamaz hale gelmiştik. Onun yerine, işitme engelli çocuğu olan ailelere merkezde kullanılan eğitim öğretim yöntemlerini öğretip evlerinde çocuklarını eğitebilecekleri bir projeyi daha başlatmak durumunda kaldık. Ama görüyorum ki, Türkiye için işitme engelliler ve hatta diğer engel türündeki çocukların küçük yaştan eğitime alınıp, başarılı sonuçlara ulaşmak için eğitim fakültelerinde “özel eğitim bölümleri” açarak, uzmanlar yetiştirmek gerekiyordu. Bu düşüncemi YÖK’e götürerek üniversitemizin Eğitim Fakültesi’nde söz konusu bölümleri kurma kararını çıkarttık. Ayrıca, küçük yaştan eğitime alınacak engelli öğrencilerin engel türlerinin, imkan verdiği öğrenim düzeyine kadar (yükseköğretim dahil) eğitilerek, meslek sahibi olmalarını ve ekonomik olarak kendi hayatlarını kazanabilecekleri bir entegre okul modelini geliştirerek, onu da “Engelliler Entegre Yüksekokulu” olarak hizmete soktuk.

………

Bu konuda asıl önemli bir projemiz de, Türkiye’de ilk olarak biyonik kulak implantasyonlarını başlatmamız olmuştur.”

 

Cemalettin Taşçı (2009). Zamanı Durduran Saat-Yılmaz Büyükerşen. İstanbul: Doğan Kitap, sf. 227-232.